
Erdal Kınacı'nın tutuklanması sebebiyle açılan forum sayfalarına ve yazılan yazılara ithafen bazı notlar düşmüştüm. Bunlardan seçmeler:
Erdal Kınacı, tartışma konusu olan fotoğraflarıyla ve özellikle bu son hadiseyle birlikte aslında
TÜRK FOTOĞRAF ESNAFININ fotoğrafını çekti ve sergilemekte şu anda.
Hani şu belgesel fotoğrafçı olduğunu iddia eden, çektiği '' belgesel'' fotoğraflar etliye-sütlüye karışmayan, turist kartpostalları tadında olan, Erdal Kınacı'yı çektiği fotoğraflardan dolayı etik olmamakla suçlayan, daha da ileri gidip '' vatan haini'' ilan eden, ''ben bu işe yıllarımı verdim, Türk Fotoğrafına olan katkım ölçülemez, tartışılamaz'' içerikli/alt metinli ifadeler kullanan ama,
belgesel fotoğrafçılığın haber fotoğrafçılığı ile etle-tırnak olduğunu bilemeyecek veya kabul edemeyecek kadar cahil/artniyetli olan, omurgasız yaratıklar var ya, işte onların fotoğrafıdır bu yaşananlar.
Fotoğraf özgürdür, özgür kalmalıdır !
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Türk Fotoğrafı için felaket dönemidir bu yaşananlar. Hiç kuşkusuz, fotoğraf tarihine kara bir sayfa olarak geçecektir.
Daha önce vermiş olduğum 2 örnek fotoğrafı baz alarak, basın özgürlüğü ve telif hakları ayrımı
ile ilgili sormak isterim:
Eğer Erdal Kınacı bu fotoğrafları sarı basın kartı sahibi olarak çekmiş olsaydı, bunlar başına gelmez miydi?
Belge ve sanat değeri taşıyan bu fotoğraflar daha mı değerli ve önemli olurlardı, bu suretlede bir tür dokunulmazlıkları mı olurdu?
'' Şeriatın kestiği parmak acımaz '' tadında yorum yapanlara bir tek sözüm var. Şeriatın ( veya kanunun, nasıl isterseniz öyle algılayın ) parmak kesmeye hakkı yok. Bu durumda, parmak kesmekten de öte, kafa koparmaya çalışılıyor. Bu ülkenin tarihi yargısız infazlarla, insanlık ayıbı olan idamlarla dolu.
Söz konusu kanunlar, insanlar tarafından üretilmiş. Gökten zembille inmemiş. Kendisi mükemmel, yani kusursuz olmayan insanların yarattığı kanunların, kuralların kusursuz olmadığı aşikar. Demek ki, kusurlu olan şeyleri değiştirmek mümkün ve hatta gerekli.
'' Şu anda kanunlar böyle, o yüzden siz siz olun, çalıştığınız modellere kağıt imzalatın, ben sadece stüdyoda şöyle ya da böyle çalışıyorum'' demek ne kadar gerçekçi ve mantıklı?
Şu anda yürürlükte olan kanunları ince eleyip, sık dokuduğumuzda, sizinde o, ya da bu fotoğrafda duvara toslamayacağınızdan emin misiniz?
Farzedin ki, stüdyoda modelli çalışıyorsunuz. Fotoğraflar çekildi. Ürün tanıtımı yapıldı. Modellerin giydiği ceketlerden ( tanıtımı yapılan ürün değil ) birisinin üreticisi sizi mahkemeye verdi. Siz çekim yapılırken, markaların görünmemesine dikkat etmiştiniz, ama ceketin tasarımı, kesim şekli, kumaşı, rengi veya başka bir detayından ötürü, hangi marka olduğu ispatlanabiliyor. Ne olacak şimdi?
Bu sadece bir örnek. Gerektiğinde yüzlerce verebilirim. Sivri zekalılık yaparım, modelleri çırılçıplak çekerim, dediğinizi duyar gibiyim.
Bu sefer de medeniyetten, çağdaş düşünceden nasibini alamamış, cinsellikle çok büyük sorunları olan bir tip, bu çıplak fotoğraflara olan alerjisini, çocuk- aile kavramlarını sokarak, sizi savcılığa şikayet etti diyelim.Fotokritikte sıkça rastladığımız bu tipler, eninde sonunda sizi de bulurlar.
Ne olacak şimdi?
Çıplak ( ! ) fotoğraf demişken. Bütün bu olanlardan ve Erdal Kınacı`nın insanlık haklarının nasıl ayaklar altına alındığını ve ne tür tahribatlar yarattığını gören, bundan gaz alarak,
Niko Guido, Ufuk Kıray, Mehmet Turgut ve benzeri fotoğrafçılara aynı olumsuzlukları yaşatmak isteyen sapıklar türedi mi ne olacak?
Adamlar zaten fırsat belliyor. Eğer kanunlar bu sapıkların eline böyle imkanlar verebiliyorsa, bu kanunlarda bir yamukluk vardır.
Bugünden itibaren, fotoğraf makinasıyla sokağa çıkan kişi, potansiyel suçlu ve sapık damgasını yiyecektir. Toplumunun belki de yarısının bu gözle baktığı, damgaladığı fotoğrafçının ne kendine, ne de topluma bir yararı olacaktır.
İçinde yaşadığımız yüzyıl kendisini tamamen görüntüyle ifade eden, tanımlayan bir zaman dilimi. Bilgisayarımızdaki webcam' den tutunda, cep telefonumuzdaki kameralardan, içinde bulunduğumuz, özel veya kamuya açık türlü binalardaki güvenlik kameralarından, sokaktaki binlerce güvenlik kameralarıyla kuşatıldığımız bir yaşam içindeyiz.
Sadece bu sebepten dolayı bile, özellikle görüntümüzle ilgili olarak kişisel haklarımızın sınırlarını yeniden sorgulamamız, değerlendirmemiz gerekir.
Bazen öyle durumlar vardır ki, kişisel haklarımız, toplumsal sorumluluklarımız karşısında sus-pus olmalıdır. Erdal Kınacı'nın fotoğraflarıyla belgelediği durumlar gibi örneğin.
Türk Fotoğrafı için faaliyet gösterdiğini söyleyen, dernek ve federasyon benzeri kurumları ve organizasyonları göreve davet ediyorum bu bağlamda.
Fotoğraf özgürdür, özgür kalmalıdır !
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Sanat, her zaman bilimin, teknolojinin, gelenek ve göreneklerin, toplumsal kuralların, kanunların ve benzeri kavramların bir adım önündedir. Bütün dünyada geçerli olan bir '' sanatsal özgürlük'' kavramı vardır.
Diğer sanat dallarında olduğu gibi, fotoğraf sanatıda en büyük darbeyi yine fotoğrafçıdan yemektedir. Sanatın ''sınırsızlığını'' kavrayamamış olan, esnaf zihniyetiyle üreten ( dikkatinizi çekerim, yaratan demiyorum ), yaptığı işe getirilen her türlü yasaklamaya, kısıtlamaya kayıtsız-şartsız eyvallah diyen,sınırlar hayranı olan ( genellikle sanatsal yetenek ve birikimleride sınırlı tiplerdir ) fotoğrafçılardır bunlar.
Bu tipler '' Bekçi Murtaza '' olmaya pek yatkındırlar.
En küçük fırsatta Bekçi Murtaza ses ve görüntü verir.
Ve fotoğraf kirlenmeye başlar.
Yazdığım her yazıya olduğu gibi bu yazıya da tepkiler aldım.
Yazımda, Türk Fotoğrafına en büyük darbeyi vuranların fotoğraf esnafının olduğunu iddia etmedim.
'' esnaf zihniyetiyle üreten fotoğrafçılar'' diye yazmışım.
Her iki ifade arasında uçurumlar var.
Sen anlamıyorsun diye,
'' Ali topu tut ''
'' Baba bana bisiklet al ''
'' Ayşe ip atla ''
modunda yazma gibi bir mecburiyetim yok benim.