18 Haziran 2009 Perşembe

Almanya'da Öğrenci Protestoları

...

Dün bütün Almanya'da öğrenciler sokaklara dökülmüştü. Eğitim sistemindeki çarpıklıkları protesto eden öğrenciler, taşkınlık yapmadan ( en azından Hannover'de ) esprili bir şekilde dertlerini dile getirdiler. Hava sıcaktı. Polis çok gereksiz bir şekilde gergin ve sinirliydi. Eyalet Başbakanlığı önünde son bulan miting ne ilk ne de son olacak sanırım.


                                       
















...

 

09 Haziran 2009 Salı

erdemli şehir - erdemli insan


erdemli şehir - erdemli insan - intro

http://www.youtube.com/watch?v=l4xJUkMYtq0


Üzerinde çalıştığım film-essay projelerinden biri. Farabi, Aristo, Platon ve başka filozofların
yazıları metnin belkemiğini oluşturacak.

Kullanılacak fotoğraflar tamam. Video çekimleri yakında başlayacak. 
Çekimlerde Canon EOS 5D Mark II kullanılacak.




08 Haziran 2009 Pazartesi

Fotoğrafik Hurafeler Bölüm II

 

- Fotoğrafçı eğitimi 35 yaşından sonra başlamalı...
- Milyarlık makinelerle yoksul fotoğrafı çekilmemeli...
- Ben bu fotoğrafı anlamadım, demek ki fotoğraf kötü...
- Fotoğrafta anlatılan konu belirgin olmalıdır...
- Fotoğrafçı ancak yerel düşünürse başarılı olabilir...
- Fotoğraf çekmeyen, fotoğraftan anlamaz...

  


30 Mayıs 2009 Cumartesi

Bir Fotoğrafçının Anatomisi

Popüler kültür tarzı fotoğrafçılığın Türkiye'de en çok tanınan temsilcilerinden biridir, Mehmet Turgut. O' nu, ilk önce Deviantart benzeri fotoğraf paylaşım sitelerinde yayınladığı fotoğraflarıyla tanıdık. Ve birçok ulusal-uluslararası yarışmalarda aldığı ödüllerle.

Çektiği fotoğrafları beğenmeyen, kabul etmeyenlerde vardı. Ama beğenenler, sevenler, hatta taklit etmeye çalışanlar çoğunluktaydı. İşin doğası gereği, daha da çok arttı, hayranları, sevenleri, çalışmalarını beğenip, beraber çalışmak isteyenleri.

O' nu, dünyaca ünlü fotoğrafçıları taklit etmekle suçlayanlarda oldu. Saçmasapan eleştiriler, yorumlarda aldı. O, kulak asmadı, bildiği, istediği gibi üretmeye devam etti.

Çok güzel çalışmalara imza attı.

Bunun gibi:
http://mehmeturgut.deviantart.com/art/r-e-b-e-l-35978673

veya:
http://mehmeturgut.deviantart.com/art/pixie-36032815

Popüler kültür tarzı fotoğrafçılığın evrimsel aşamalarından birer birer geçti. 

Ve tabii ki, en nihayetinde... Roma dönemi tiyatrosunun Türkiye temsilcisi, televizyon çöplüğünün asalaklarının en önde gelen isimlerinden birisinin programına düştü/veya çıktı, orasına siz kendiniz karar verin :).

Şan oldu, şöhret oldu, piyasaya düşüverdi.

Fotoğraf çektirmek isteyen diğer şanlı ve şöhretliler ve adayları sıraya dizildiler.

O' da durmadan çekti. Çekti. Ve yine çekti.

Ama nasıl olduysa, o eski yaratıcılık, estetik, ince espri kayboldu.

Özellikle, yaptıkları işte gerçekten iyi olan, yetenekli, tecrübeli, karizmatik ve fazlasıyla fotojenik olan bazı sanatçıların portreleri, nasıl olduysa, kelimenin tam anlamıyla...güme gitti.

Yıldız Kenter, Fikret Kuşkan ve Göksel gibi örneğin...

Bu arada, Göksel' in yeni albümü " Mektubumu Buldun mu? " dört dörtlük bir albüm olmuş.

Şarkılar, düzenlemeler, Göksel' in yorumu ve Volga Yıldız' ın Büyükada' da çektiği fotoğraflar bir bütünlük içinde. Enfes bir çalışma. Özellikle tavsiye ederim.


Mehmet Turgut' a dönecek olursak... Sanırım, son zamanda yaptığı çalışmaların büyük çoğunluğu aceleye getirilmiş. İnce eleyip, sık dokumadan ortaya çıkmak zorunda kalan bu fotoğraf " işleri " konuya vakıf, gerektiği yerde ince ayarları verebilecek bir " kreatif direktörün " eksikliğini hissettiriyor. 

En kısa zamanda, Mehmet Turgut' un eski yaratıcılık, estetik ve ince esprisine kavuşması dileğiyle...

:)

09 Mayıs 2009 Cumartesi

Ne me quitte pas


Bundan tam on sene önce, 1999' da, tek kişilik bir oyun oynamıştım.

Jean Cocteau tarafından 1933 senesinde yazılan La Voix Humaine/Die Geliebte Stimme

isimli bu oyun, Maria Casares, Anna Magnani, Hildegard Knef ve Klaus Kinski tarafından da oynanmıştı.

70 dakika hiç durmadan, sürekli konuşarak,dünya tiyatrosundan önemli karakterlerin (Hamlet gibi) ve tiyatrocuların ( Peter Brook gibi) replikleri ve söyledikleri sözlerle, seyirci ile interaktif olarak oynadğım bu oyun beni epey zorlamıştı. Ben halen çok kötü bir performans sergilediğimi düşünüyorum.

Bu oyun esnasında kullandığımız müzik parçalarından birisi de, Ne me quitte pas isimli muhteşem şarkıydı.

Bundan kısa bir süre önce bir köşe yazısında bu şarkı ve Jacques Brel üzerine bir kaç cümle yazılmıştı.

On sene öncesini hatırladım, youtube' da bu klibi buldum ve zevkten dört köşe oldum.

Jacques Brel' in mimiklerinden bütün yüreği okunuyor. Günümüzde klip çeken bazı  " sanatçılara " biraz ders olması dileğiyle.


http://www.youtube.com/watch?v=kZSAkCdLzkg

 
..



08 Nisan 2009 Çarşamba

Fotoğrafik Hurafeler - Bölüm I


- Dijital çıktı, mertlik bozuldu...
- Fotoğraf sanat değildir...
- Sanat toplum içindir...
- Gerçek fotoğraf doğal olandır...
- Dijital düzenlemelere karşı değilim ama, yapmak sahtekarlık gibi geliyor bana... 
- Fotoşop sahtekarlıktır...
- Kayık, çiçek, martı, yaşlı, sümüklü çocuk fotosu çekmeyin...
- Fotoğrafa siyaset karıştırmayın...
- Fotoğrafı sadece siyaset için çekin...
- Körler fotoğraf çekemez, çekselerde sanat olmaz...
- Körlerde estetik duygusu yoktur...
- Işık patlamış, gözümü yoruyor ( High-Key kategorisindeki bir fotoğrafa yapılan eleştiri )
- Çok karanlık olmuş ( Low-Key kategorisindeki bir fotoğrafa yapılan eleştiri )
- Kadraj hatalı, net değil ( Lomo kategorisindeki bir fotoğrafa yapılan eleştiri )
- Nü ve Erotik = Porno...
- En kaliteli fotoğraf en pahalı ekipmanla çekilir...
- Fotoğraf gerçeği temsil eder...
- Fotoğraf, ancak duvara asıldığı zaman gerçek fotoğraftır...
- Ustadır, ne yapsa yeridir...


Devam edecek. Ne yazık ki...

28 Mart 2009 Cumartesi

Vay Gözünü Sevdiğimin Dünyası

Bugün içimden, büyük ozan Muhlis Akarsu' yu ve nezdinde diğer güzel insanları anmak geçti.

Çok sevdiğim bir türküsü.

http://www.youtube.com/watch?v=Xy_z8SFqPeg&feature=related

:(

20 Mart 2009 Cuma

Türk Fotoğrafı Üzerine Aykırı Olmayan Düşünceler - I -

Bir tiyatro insanı (1) olarak müzikle ilgilendim. Ağırlıklı olarak 
Türk müziği, tabii ki. Sanatsal çabalar içinde olanların yanısıra, 
sadece piyasaya yönelik çalışanları da izlemeye, anlamaya çalıştım. 
Ailemde profesyonel müzisyenlerin olması, bu alanlarda yaptığım 
araştırmalarıma, tanıma çabalarıma kolaylık sağladı.

Sadece medyanın bize yutturmaya çalıştığı şekilde, yüzeysel olarak 
değil, maskelerin indiği durumları da yaşayabilme fırsatını yakaladım. 
Bir çok defa midem bulandı desem, yeridir. Çok sevdiğim müzikten 
soğudum.

Profesyonel anlamda müzik yapma isteğim zamanla kayboldu gitti. 
Şimdi elimden geldiğince iyi bir dinleyici olmaya çalışıyorum. Eh işte...

Senelerce tiyatro çalışmaları yaptım. Aktörlük ve yönetmenlik üzerine, 
tiyatro eğitimi ile ilgili bayağı bir efor sarfettim. " Method-Actor " oldum 
ama, diğer oyunculuk okullarını da yeteneğim ve diğer imkanlarım elverdiğince
öğrenmeye, uygulamaya çabaladım. Hiç bir tarzı, stili, oyunculuk yöntemini 
reddetmedim, ayıplamadım, kakalamadım. Hepsinden birşeyler kapmaya çalıştım.  

Stanislawski' nin, (Kendinde Sanatı Sevenler ve Sanatta Kendini Sevenler) diye 
ikiye ayırdığı tipleri birebir tanıma fırsatı buldum. Kendinde sanatı sevenlerden bir 
çok şey öğrendim, ders aldım, bazende kavga ettim, ama sonunda keyif aldım, 
mutlu oldum. 

Sanatta kendini sevenlerden de birşeyler kaptım, öğrendim. Yeri geldi kavga ettim, 
ama keyif almadım, sonunda mutlu olmadım.

Son 10-15 yıldır, sinema ile alakalı olarak, fotoğrafa yöneldim. Hareketli görüntülere 
muktedir olabilmenin, durağan görüntülerden geçtiğine kanaat getirdiğim için, 
acemilikten amatörlüğe ve şimdi de profesyonelliğe kadar getirdim işi.

İnternetin yardımıyla Türk Fotoğrafı ile ilgili araştırmalarım daha da bir hız kazandı. 
Belki de hiç bir kitapta,okulda veya seminerde elde edemeyeceğim bilgilere, 
paylaşımlara ulaştım. Çok güzel işler yapan veya yapmaya çabalayan insanlar
tanıdım.

Ama bir o kadar da, dengesiz ruhlara rastladım. 

Fotoğraf ile alakası olmayan unsurların, bilumum sitelerde çektikleri fotoğrafları 
paylaşmaları, işi cemaat moduna getirip, anasayfa triplerine girmelerini pek fazla 
yadırgamadım. 

Aylarca süren bir yükleme işlemi sonucunda paylaştığım fotoğraflarımı, muhtelif 
forum sayfalarına düştüğüm bazı notları, dengesizin biri üyelik şifremi deşifre ettiği 
için bir çırpıda silmek zorunda kalmamda pek ırgalamadı beni.

Ne benim için büyük bir kayıptı, ne o fotoğraf sitesi için, ne de Türk Fotoğrafı için.

Ama hazmedemediğim öyle şeyler var ki....

İnsanların, çektikleri fotoğraflar yüzünden hapse girmesi...

Bazı foto-muhabirlerin muhtelif fotoğraf sitelerine yükledikleri ve eleştiriye açtıkları 
siyasi haber fotoğraflarına siyasi eleştiri veya yorum yapılmasını yasaklamaları. 
Teknik anlamda olumsuz eleştiri yapıldığı zamanda " Sen bizim hangi şartlarda çalıştığımızı
biliyormusun?" tadında saldırmaları...

Bilmeyende sanacak ki, Robert Capa sanki, ulan, altı-üstü Cumhurbaşkanlığı veya 
Başbakanlık fotoları işte.

Tamam, onlarında kendine göre zorluğu var, ama yine de abartmasınlar.

Musluk başlarını tutmuş bir kaç tane duayen, usta ve hoca lakaplı hacı-hocaların, 
fütursuzca hurafelerini ortalığa saçmaları...

Fotoğrafsal ırkçılık ve fotoğrafsal yobazlık yapan bu tiplerin, ağzından çıkanı kulağı 
duymuyor herhalde.

Tamam, bu tipler eninde sonunda ölüp gidecek ama, arkalarında çok büyük hasar, 
yıkıntı ve çöküntü bırakıp da gidecekler.

Bunların, hiç bir akıl ve mantık süzgecinden geçmeden ortalığa yayılan hurafeleri, 
bir çok kafayı bulandırmaya devam edecek.

Çağdaş bir ozanın dediği gibi:

Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça... yani.


Benim fotoğraf adına ortaya koyduğum kendi çalışmalarım zaten vasat şeyler.  
Kendimi geliştirip, ortaya kabul edilir, kaliteli işler çıkarabilmem için çağdaş, 
evrensel fikirlere, düşüncelere ve diyalektiğe ihtiyacım var.

Benim, aklı başında, konuya gerçekten vakıf, ne yaptığını, ne söylediğini bilen 
ustalara, örneklere ihtiyacım var.

Beni bu hakkımdan mahrum edemezsiniz. Bu konuda yanlış hareket ettiğinizin 
farkına vardığım an sizi eleştirmek benim en doğal hakkım. 

Beni sansürlemeye hakkınız yok sizin.

Ama görüldüğü üzere, bir şairin dediği gibi:

FİKİRLERİM YASAK BANA...

---------------------------------------------------------------------------------------


(1) Jean-Louis Barrault/Ich bin Theatermensch-Je suis homme de théâtre

  






 

11 Şubat 2009 Çarşamba

Wabi-Sabi

...


A. Murat Eren son yazısında Wabi-Sabi felsefesine yer vermiş. 

http://www.meren.org/blog/2009/02/wabi-sabi-ve-fotograf-uzerine

Çok keyif aldığım bu yazının altına şöyle bir yorum bıraktım:
...


Benim için, Wabi-Sabi ile tanışalı ortalama 20 sene oluyor. Japon şiiri ( Haiku ) ile ilgilenirken rastlamıştım bu estetik anlayışa. Genellikle almanca kaynaklı olarak araştırdığım içinde, çok sağlıklı, verimli bilgiler elde edememiştim. Almanca olarak bile, anlayabilmekte,kavrayabilmekte zorluk yaşadığım bu felsefeyi başka insanlarla paylaşmak istediğimde, sınırlarımın farkına vardıkça çok kızıyor ve üzülüyordum.

Türkçede ise bu sınırlar, resmen Çin Seddine dönüşüyordu. 

Zamanla, kızmayı bırakıp, sadece üzülmeye başladım. 

Şimdi ise, bu çok güzel ve dopdolu yazı ile karşılaşınca, keyif aldım.

Fotoğraf üzerinden düşünmeye devam edecek olursak, fotoğrafsal ırkçılık yapan bazı fotoğraf yobazlarının, 150 fırın ekmek yemiş olsalarda, " bilinçli " bir şekilde kabul edemiyecekleri bir felsefedir Wabi-Sabi, bana kalırsa.

Kendi bahçemde bazı taşların yerini bulmasına sebep olan bu yazı için çok teşekkürler, efendim :)

...



Mükemmellik konusuyla ilgili şunu eklemek isterim:

Bize öğretilen mükemmellik kavramı genellikle, iyi, doğru ve güzel olanı ifade ediyor. Halbuki bu kavram aynı zamanda kötüyü, yanlışı ve çirkin olanı da içinde barındırabilir.

Örneğin, mükemmel bir hırsız veya mükemmel bir işkenceci olabilirsiniz. Dört dörtlük bir seri katil olmanızda mümkün. Mükemmel derecede sahtekarlık yapabilirsiniz.

Quasimodo gibi bir görüntüye sahip olmanız, dünya güzeli bir karakter taşımanızı ( !) engellemez.

Yanlış anlaşılmasın, Quasimodo ve işkence yapan adi şerefsizleri aynı kefeye koymuyorum.

Einstein' nın relativite teorisiyle de alakalı bir durum. Yer-Zaman, falan-filan... :) 

Farkındayım, biraz uçuk-kaçık ifadeler bunlar. En iyisi, ilginizi çekiyorsa, gugıl amcayı yorabilirsiniz.


10 Şubat 2009 Salı

Laf Olsun,Torba Dolsun- Ekleme

Aşağıda sözünü ettiğim " SANSÜR " konusunda ilginç bir gelişme oldu. Bağlantısını da vermiş olduğum bu garip söyleşi, sessiz sedasız silinmiş.

:) 

06 Şubat 2009 Cuma

Fotoğraf Üzerine Videolar

http://www.youtube.com/profile?user=Rangefindergeneral&view=videos

Seyredilmesi gereken bazı videolar.

03 Şubat 2009 Salı

Laf Olsun, torba dolsun veya Hurafeler-Hurafeler-Hurafeler...


http://www.fotoritim.com/yazi/internette-chat--gultekin-cizgen-orhan-cem-cetin-tahir-un

1 Şubat gecesi, yukarıda bağlantısını verdiğim bu "muhteşem" söyleşinin altına kızgın bir okuyucu olarak bir yorum bıraktım:

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
... Ne kadar da içi " boş " bir söyleşi.

Tebrikler.

:(
...

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

Şu ana kadar yayınlanmadı. Yani, sansüre uğradı.

Gültekin Çizgen gibi, fotoğrafsal ırkçılık yapan, fotoğrafsal bir yobazın, işkembeden salladığı
hurafeleri düzenli bir şekilde yayınlayan bu sanal fotoğraf dergisi

Sınırsız Fotoğrafçılar Grubu'na 

ait bir oluşum.

Takdir sizin.

:)



02 Şubat 2009 Pazartesi

Çizerim Ha !

Az kaldı, cebinden çakısını çıkarıp, Peres'i ve moderatörü çizecekti, abimiz...

Nedense aklıma Malkoçoğlu geldi birden...

Cık cık cık...

Moderatörle de nerdeyse birbirlerine el-ense çekiyorlardı.

18 Ocak 2009 Pazar

Irkçılık yapan...

Irkçılık yapan,

hastadır, 
komplekslidir, 
zayıfdır, 
zavallıdır, 
gerizekalıdır,
aptaldır, 
salaktır, 
iğrençtir, 
asalaktır, 
bencildir, 
gıcıkdır,
beyinsizdir, 
angutdur, 
uyuzdur, 
bilgisizdir, 
cahildir,
çirkindir, 
görgüsüzdür, 
kabadır, 
çirkefdir, 
manyaktır,
psikopattır, 
sapıktır, 
ezikdir, 
bunalımlıdır, 
aşağılıktır,
gerzekdir, 
iktidarsızdır, 
çürükdür,
boşdur,
sıkıcıdır,
gereksizdir,
manasızdır,
sadisttir,
dönekdir,
ikiyüzlüdür,
yalakadır,
yalancıdır,
vicdansızdır,
merhametsizdir,
zorbadır,
beceriksizdir,
kıskançdır,
tutarsızdır,
bilinçsizdir,
yüzsüzdür,
   
liste devam edecek...

10 Ocak 2009 Cumartesi

O Gün Bizde Vurulduk


Yaratıcı Direniş Atölyesi Hrant Dink'in vurulduğu anı İstanbul'un değişik yerlerinde canlandırıyor.

Konuyla ilgili haber:
http://www.taraf.com.tr/haber/25314.htm

2007' de gerçekleştirilen sanatsal eylemlerin videoları için:

http://www.ydnedir.de.ki/

Ne kadar duyarsız, korkak ve ezilmiş bir toplum olduğumuzun görüntüleri bunlar.

Yanıbaşınızda bir insan aniden yere yığılıyor ve siz öküzün trene baktığı gibi bakıyorsunuz.

Bravo :(

09 Ocak 2009 Cuma

Ne Yiğidi Öldür...

27 Aralık 2008 Cumartesi

Hokkabaz, Sibop ve Kralın Soytarıları

Efenim, malumunuz, veya da değil, her neyse, Cem Yılmaz'ın A.R.O.G. 
isimli filmi vizyona girmiş. Ben çok daha eski zamanlara dönüp :) 
HOKKABAZ isimli film üzerinden bir kaç kelam etmek isterim.

2006 senesinin sonuna doğru daha beyaz perdeye düşmeden sansasyonlara, 
tartışmalara, kavga, dövüşlere, mahkemelere sebep olmuştu bu film.

Televizyonda ' A(yak) takımı ' isimli bir iğrençliğe imza atan, yaptığı hiç birşeyi 
tasvip etmediğim, kendisinden kesinlikle haz almadığım bir kişilik, senaryonun 
çalıntı olduğunu iddia etmişti, falan,fişmekan...

Senaryonun yabancı filmlerden aşırma olduğunu iddia edenlerde vardı. Ben bu konulara 
girmeyeceğim. Beni kesinlikle ilgilendirmeyen, magazin tarafları bunlar.

Ortada bir gerçek varsa, o da filmin öyküsünün, ana temasının gerçekten güzel olduğudur.

Senaryoda bulunan bazı sorunlu noktaların ( bu her senaryo için geçerlidir.Kağıt üzerinde 
mükemmel bir metin, kamera önünde tökezleyebilir ) çekim esnasında bertaraf edilmemesi 
sanırım iki yönetmenle alakalı bir durum. İki tane yarım yönetmen bir tam yönetmen olmuyor, ne yazık ki.

Öyküyü, karakterleri analiz eden bazı yazılar var. Benim en çok ilgimi çeken buydu:

 http://www.psikiyatrivehayat.com/hokkabaz.htm

 ( Dr.Kubilay Boğoçlu Psikiyatri Uzmanı )

Filmin en büyük sorunu bana kalırsa, oyuncular. Cem Yılmaz kesinlikle rolünün 
hakkını veremiyor. Muazzam derecede yetersiz. Bir aktörde olması gereken temel araç- 
gereçlerden yoksun. Bir kedinin kıvraklığı yerine, porselen dükkanına girmiş bir filin çaresizliği 
hakim devinimlerine. Feci halde bir yontulmamışlık var. Repliklerde bir çok defa, Cem Yılmaz 
artikülasyon, fonetik,diksiyon dersleri alsa fena olmaz, diye düşünmek zorunda kalıyorsunuz. 

Babası rolündeki Mazhar Alanson, çok büyük bir vurdumduymazlık, umursamazlık içinde hareket ediyor kamera önünde. Bu umursamazlık, karaktere özgü bir davranış olarak değil de, MFÖ'den tanıdığımız Mazhar'ın serbestliği, pervasızlığı daha çok. Tiyatro/Konservatuar eğitimli Alanson' a gem vurabilecek, gerektiğinde mahmuzlayabilecek bir yönetmenin eksikliği yine kendisini belli ediyor.

Özlem Tekin' in performansını değerlendirmek imkansız, çünkü ortada performans yok. Koskoca filmin içinde yabancı madde gibi duruyor. 

Filmin tek ışık kaynağı, Maradona rolündeki Tuna Orhan. Kendisi sadece '' 10 numara bir arkadaş'' değil, aynı zamanda '' 10 numara bir aktör''. Aktörlük kıstaslarına uygun bir şekilde, senaryo/yönetmen/oyun partneri yetersizliklerine rağmen, eli-ayağı düzgün bir performans sergileyen Tuna Orhan, yanlış hatırlamıyorsam, bu rolü için bir ödül de almıştı.

Tuna Orhan'dan söz etmişken, Ahmet Uğurlu' yu anımsamamak olmaz. Boşuna dememişler '' Oğlan dayıya, kız halaya çeker '' diye. Türk sineması ve tiyatrosunun Medar-I İftiharı olan usta aktörün daha da çok uluslararası çalışmalara imza atması gerek. Dünya sineması ve tiyatrosunda sahne alması gereken müthiş bir yetenek, zeka ve görüntüye sahip kendisi ( kamera onu seviyor ).

Şimdi, elmalarla armutları karşılaştırdığımı düşünenler olabilir. Cem Yılmaz stand-up komedyeni, Ahmet Uğurlu ve Tuna Orhan aktör, karşılaştıramazsın diye itiraz edenlere ancak şunu diyebilirim: 

Cem Yılmaz, ne elma, ne de armuttur. Cem Yılmaz bir ayvadır.

Nasıl yani? diyenlere:

Cem Yılmaz, sahnede, televizyonda, bilimum ortamlarda espri yapan, fıkra anlatan bir insandır. 

Stand-Up komedyeni değildir.

Kavram karmaşıklığını üst düzeyde icra eden bir ülkenin toplumu olarak, Türk toplumu Stand-Up Komedyeni etiketini her espri yapan, fıkra anlatan kişiye yapıştırabilmektedir.

Türkiye'de bu etiketi hak etmedikleri halde taşıyan kişiler, olsa olsa Kralın Soytarılarıdır.

Kralın Soytarıları, sanılanın aksine, kayıtsız-şartsız krala hizmet için vardır. İktidar ve ezilen,sömürülen halkın arasında bir emniyet sibobudur.

İktidarı korumak ve yüceltmek tek varlık sebebidir.

Stand-Up Komedyeni ise zenginlerin sofrasından sebeplenmez, iktidarı, otoriteyi kötüye kullananları kınar ve bunu topluma haykırır.

İktidarın düzenine çomak sokar.

Dinleyen kişi olarak, sinirlenir, kızar,hop oturur, hop kalkarsınız. Söyledikleri acı verir. Kırmızı bez karşısında kendinden geçen boğaya dönersiniz.

Stand-Up Komedyenlerinin ömrü kısa olur. Kariyer yapamazlar. Milyonları cebe atamazlar. 

Ziftlenip, göbek bağlayamazlar.

Bir örnek mi verelim?

Lenny Bruce: http://en.wikipedia.org/wiki/Lenny_Bruce
   
  http://www.youtube.com/watch?v=TCmfEWDU7pQ ( müthiş videolar )
  http://ubqtous.com/index.cfm?Content=LennyBruce ( en kapsamlı site )

1974 senesinde yönetmen Bob Fosse, Dustin Hoffman'ın insanüstü bir performans ile Lenny Bruce' i canlandırdığı Lenny isimli harika bir film çekti.

  http://www.youtube.com/watch?v=XiBy3wAEOn8&feature=related
  http://www.youtube.com/watch?v=MrZhXf0-id8&NR=1

21 Aralık 2008 Pazar

Bürgergeld - Vatandaşlık Parası

Arbeit Macht Frei.  Nazi Toplama Kamplarının Girişinde bulunan Parola.

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

Almanya'da ve Avrupa'nın bazı diğer ülkelerinde son zamanlarda Vatandaşlık Parası ile ilgili tartışmalar artıyor.

Bu fikrin savunucuları, devletlerin vatandaşlarına çalışmalarına gerek olmadan geçimlerini sağlayabilecekleri asgari bir ''maaş'' bağlamasını talep ediyorlar.

Bu destek sayesinde vatandaş hiç bir şekilde çalışmasa da, yaşamını sürdürebilecek bir maddi özgürlüğe sahip olacak.

Biliyorum, Türkiye'de de buna benzer bir fikri ortaya atanlar var ama, bana kalırsa bu tipler daha çok "Trittbrettfahrer'' kategorisine giriyor. Böyle bir fikri '' Biz iktidara gelirsek.. '' gibi cümlelerle ortaya atarsanız, sizi hiç kimsenin ciddiye almasını beklemeyin, çünkü hak etmiyorsunuz.

Avrupa'da bu tezi savunanlar, biraz daha ciddi insanlar. Bilim adamları, ekonomi de söz sahibi olan kişiler, uzmanlar ve benzerleri.

Ekonominin nabzını tutan insanlar yani.

Teknoloji gün geçtikçe ilerliyor. İnsanların yaptığı çoğu işler artık robotlar ve benzeri yardımcı araç-gereçler tarafından üstleniyor. Japonya' da artık hizmetkar robotlar gündelik yaşamda yerlerini alıyorlar. Ev işlerini, yaşlıların ve çocukların bakımını ve benzer sorumlulukları sorunsuzca halledebilecek donanıma sahip olan bu robotlar yakın bir zamanda daha da gelişerek bizim hayatımızda da yer alacaklar.

Yakın tarihimizin en kafalı alman filozoflarından Hannah Arendt ' Uns geht die Arbeit aus - İşimiz tükeniyor " gibi karamsar ve olumsuz bir yaklaşım ortaya koymaktadır. (Vita activa oder Vom tätigen Leben,1960 )

Ben bütün bu gelişmeleri daha olumlu buluyorum. Yaşadığımız bu süreci sadece doğal bir gelişimin sonucu olarak görüyorum. 

Eskiden atla, deveyle seyahat ediyorduk, şimdi ise araba, tren ve uçaklar ile. Yakın bir tarihte uçan arabalar piyasaya gelecek. Bizler tatilde artık Ay'a uçacağız. 

Kıssadan hisse, 

Devrim 
(yani ben) 
Evrim' i seviyor 

:)




06 Aralık 2008 Cumartesi

değil dünyayı, güneşi bile...



Yıl 1972. Şubat ayının en soğuk günlerinden birinde, bir pazar günü,
küçük bir anadolu kasabasının devlet hastanesinde bir doğum gerçekleşmektedir.

Sürgün sebebiyle bu hastanede görev yapan başhekim, babası bir başka sürgün kurbanı
bir öğretmen olan bebeğin dünyaya gelişini, yılların verdiği tecrübe ile, en kusursuz şekilde
hazırlamaktadır.

Hem anne adayını rahatlatmak, hem de diğer hastaları huzursuz etmemek için, radyonun
sesinin yükseltilmesini ister.

Büyük üstat Ali Ekber Çiçek, sözleri Sadık Doğanay' a ait olan muhteşem bir türkü ile
hastaneyi çınlatırken, kendisine o anda dünyanın en küçük, miniminnacık vokalisti de eşlik etmektedir.


el vurup yaremi incitme tabip
bilmem sıhhat bulmaz hicraneler var
dert vuran yareme neylersin derman
her can kabul etmez viraneler var

vay dünya dünya fanisin dünya
vay dünya dünya fanisin dünya
yalan ile yalan olansın dünya, kanansın dünya

dert ehli olanlar insana gelir, mürşide gelir
elbette arıyan dermanını bulur
sadık der ki kimde ne var kim bilir
geşt-ü güzar ettim elde neler var

vay dünya dünya fanisin dünya
vay dünya dünya daimsin dünya
aşk ile pervane dönensin dünya, yanansın dünya
can ile cananı alansın dünya


Hemşirelerden biri, bebeği yıkamak için alır. " Komünistin oğlu yaşamasın " düşüncesiyle,
ana rahminden saniyeler önce çıkmış olan bebeği buz gibi soğuk suya sokmak üzereyken,
başhekim elini tutar, suyu kontrol eder ve anında hemşireye okkalı bir tokat yapıştırır.

Anne ve baba daha sonraları,

" Ulaş Bardakçı'yı bardak yaptık, senin oğlunuda..." gibi sözlü saldırılara maruz kalacaktır.


Ben o babanın yerinde olsam, değil dünyayı, güneşi bile yakardım...



http://www.youtube.com/watch?v=4zXf2RIRSMM

30 Kasım 2008 Pazar

Kontrol

27 Kasım 2008 Perşembe

Vaktinde Gel Sevgilim

Sanatsal projelerin yanısıra, piyasa işleri de ( fotoğraf, video, internet ve özellikle grafik/tasarım/baskı ) yapan bendenizin müşteri ile aramızda geçen klasik diyaloglardan seçmeler:

m: Sen fotoğrafda çekiyomusun?
udk: Hııımm, evet.
m: Dijital mı çekiyon?
udk: Çoğunlukla dijital ama, isteyen olursa, filmlide çe...
m: Düğün de çekiyon mu?
udk: Çok özel insanlar söz konusuysa, yani akraba, eş-dost olursa. Yoksa çekmiyorum.
m: Hımmm.
udk: Düğün mü var, varsa tavsiye edebileceğim meslektaşlar var, düğün çekimleri yapan...
m: Yok, yok. Öylesine sordum. Yaaa, bana kartvizit lazım. Yapıyosun demi?
udk: Hıııı, yaparız. Özel mi, iş mi ?
m: Eeeee, farketmez yaaa.
udk: Nasıl bir şey olacak,sadece özel bilgilerin mi yer alacak, yoksa yaptığın işle ilgili mi, kurumsal mı?  
        Kafanda belli bir tasarım var mı?
m: Yoook, bu senin işin değil mi? Usta sensin abi!
udk: Elinde örnek var mı , şöyle veya böyle olsun diyebileceğin, ya da benim şimdiye kadar yaptıklarıma ve arşivimdeki hazır şablonlara bir bak istersen...
m: Yok, yok. Hazır olmasın. Bana çok orijinal olsun. Herkesde olmayan bişi. 

Aradan 1,5 saat geçer. Asgari düzeyde gerekli bilgiler müşterinin ağzından kerpetenle alınmıştır. Müşteri en kaliteli kağıda, 350g parlak, firmasına özel tasarım yapılmasını istediği kartvizitler ( 2500 tane ) için ortalama 25-30 Euro fiyat biçmektedir :) Otomatlarda ve Copy-Shop' larda böyledir ya. Corporate Design davası nedense özellikle Türk müşterileri ilgilendirmez. Sanırım fiyatla alakalı bir şey.

Müşteri bir kaç kere daha gelir, sonunda beğendiği bir tasarım baskıya gider. 


..............................................

m: Bana Flyer lazım.
udk: Hangi format, ebatlar ne olacak?
m: Avucum büyüklüğünde, her gün sokakta dağıtılanlardan.

Yine saatler geçer, yine kerpeten.

Gerekli bilgiler alınır. A6, 4/4 renkli, 250g, 5000 tane, fiyat söylenir.
Aslında fiyat listesi önceden gösterilir ama, müşteri pek ilgi göstermez.

m: Abooov, çok pahalı yahu.. O zaman 4000 tane yapalım, fiyatı yarılayalım. ( Pazarlığa bak :)

Matbaa dünyası üzerine, vergiler, ekonomi gibi konularda dahil olmak üzere kapsamlı bir konuşma.

A6, 2/2 renkli, 100g, 6000 tane, tasarım baskıya gider.

...............................................................................................

m: Albüm çıkaracam ( müzik albümü, arkadaş müzisyen ). Fotoğraf lazım, kaça çekersin?

udk: Bilmem, detaylara bağlı. Sen kimsin, müzik tarzın nedir, albümde yer alan eserlerin, hem müzik, hem de sözler açısından genelinde ve detaylarında yatan mesaj nedir, nasıl bir tarz çekim düşünüyorsun sen, grafik/tasarım açısından neye karar verildi, Kırmızı çizgisi nedir bu albümün, buna bağlantılı olarak proje tasarlanır, nerede, nasıl, neyi veya kimi çekeceğiz, bütün bunları toparladıktan sonra fiyat verebilirim. 

Hepsinden de önemlisi, albümü/ albümde yer alacak parçaları dinlemem lazım. Eğer varsa, daha önceki albümleride görmem, dinlemem gerek. Ondan sonra nasıl yapabileceğimiz ortaya çıkar.  

m: Ne alakası var bunların? Altı-üstü bir kaç tane fotoğraf çekilecek.

 ( Herhalde vesikalık çektirmek istiyor )

........................................................................................

En sevdiklerim ise, yumurta şeyin ağzına gelince, gelen müşteriler.

Hani ben, bütün gün elim apışımda boş boş oturuyorum ya, ya da kendilerinden başka müşteri işleri onlar gelince otomatikmen kenara itiliyormuş gibi.

udk: Ne zamana kadar lazım?
m: Düne kadar!

Yapmayın gözüm, yapmayın. Siz de biliyorsunuz ki, acele işe şeytan karışır. İki ayağımızı bir pabuca soktunuz mu, hatalı şeyler ortaya çıkar. Hem siz kaybedersiniz, hem de ben.

Orhan Baba ne demiş:


Ne aşkıma inanır ne çağrıma uyarsın
Vaktinde gel sevgilim geç kalmış olmayasın
Kara haber tez gelir sende bir gün duyarsın
Vaktinde gel sevgilim geç kalmış olmayasın

Kim yenmiş ki dünyada ben yeneyim kaderi
Seviyor bekliyorum seni yıllardan beri
Aşk mevsimi gidince bir daha dönmez geri
Vaktinde gel sevgilim geç kalmış olmayasın

http://www.youtube.com/watch?v=XAgHXrDeNFc



 

17 Kasım 2008 Pazartesi

Image Fulgurator


Julius von Bismarck çok ilginç bir alet icad etmiş. Kendi fotoğraf makinesine yaptığı modifikasyon ile diğer fotoğrafçıların çalışmalarını manipüle edebiliyor.
Daha doğrusu fotoğrafı çekilen şeyi (yani nesneyi,kişiyi, veya her neyse) manipüle ediyor.

Örnek: Obama Berlin'de konuşurken, Bismarck, elindeki aparat ile konuşmanın yapıldığı kürsüye haç simgesi yansıtıyor.

O anda gözle görülmeyen bu yansıma, diğer fotoğrafçıların o anda çektiği fotoğraflarda ortaya çıkıyor.

Julius von Bismarck buluşunun patentini almış, şu anda kendisinden almak isteyenlere vermiyor ama, bir süre sonra taklitleri ortaya çıkacak.

Sanatsal çalışmalar için çok ilginç olan bu teknik ard niyetli bir şekilde kullanıldığında ( sözüm reklamcılara ! ) bazı fotoğrafçıların başını ağrıtacak gibi gözüküyor.

İsmi Image Fulgurator olan bu alet ve Julius von Bismarck hakkında bilgi isterseniz:

http://www.juliusvonbismarck.com

16 Kasım 2008 Pazar

Ayna

...

Ne kadar da çok severiz, başka insanları eleştirmeyi. Herkese, herşeye söyleyecek bir sözümüz vardır mutlaka.

Siyaseti, sporu, ekonomiyi, sağlığı, sanatı, yemek yapmayı ve daha bir çok şeyi herkesden daha iyi biliriz.

Lafla peynir gemisi yürütme performansımız dilleri destandır.

Estetik, görgü, ahlak, terbiye kurallarını yemiş, yalamış, yutmuşuzdur.

Namus, şeref, dürüstlük...

Hele şu "dürüstlük" yok mu?

Tapusu sadece bizdedir.

Özeleştiri kültürü lugatımızda yer almaz. Sokmaya çalışanlarda düşmanımızdır.

............................................................................................

Ne diyim,

" Bir anamı doğru bilirdim, onu da babamla yakaladım " diye güzel bir söz var...

Neyse, fazla uzatmıyım...

Ben gidip bir aynaya bakiim...




11 Kasım 2008 Salı

James

En yeni James Bond filmi geçtiğimiz günlerde gösterime girdi. Kamuoyu öve öve bitiremiyor, nedense. Bir çok klişeden, uçuk-kaçık senaryolardan uzak olduğu, hem hikayenin, hem de karakterlerin, özellikle de James Bond karakterinin daha gerçekçi olduğu söyleniyor. James Bond tarihinde ilk defa böyle bir şey gerçekleştiği iddia ediliyor.

Halbuki seneler önce usta aktör Timothy Dalton oynadığı The Living Daylights ve Licence to Kill isimli filmlerde, orijinaline ( romandaki karaktere ) en yakın, en ciddi yaklaşımı sergilemişti. Aktörlük kıstaslarına göre en yüksek performansı gösteren ne Sean Connery, ne Roger Moore, ne de bir başkasıdır. Gelmiş, geçmiş en iyi karakter çalışması ve sergilenmesi Timothy Dalton' a aittir.

1968 senesinde Albert Broccoli, Bond rolünü Connery'den devralmasını ister,Dalton'dan. Dalton kabul etmez. Daha edebi film çalışmalarına öncelik verir. Tiyatroya ve özellikle de Shakespeare üzerine yoğunlaşır ( Royal Shakespeare Company).

Teklifler senelerce ısrarlı bir şekilde devam eder. Dalton, şartlar ileri sürer ve nihayetinde rolü kabul eder.İki filmden sonrada yine kendi isteğiyle bırakır.

İster Pierce Brosnan, ister Daniel Craig, hiç birisi de usta aktörün eline su dökemiyor, ne yazık ki :)

Obama'nın başarısından sonra ise, James Bond' un renk ( lafa bak ! Bu beyaz, ırkçı köpekler niye böyle köpek oluyor? ) değiştirebileceği söyleniyor.

Bana kalsa, 8 yıl sonra Obama'ya oynatırım James'i.

hihihi

( Kötü adamda Putin olabilir )

hehehe

Edit: Daha önce yüklediğim fotoları sildim. Onların yerine :

http://images.google.de/images?hl=de&q=Obama&btnG=Bilder-Suche&gbv=2

http://images.google.de/images?gbv=2&hl=de&q=putin&btnG=Bilder-Suche

Hem siz daha çok fotoğraf görebilirsiniz konuyla ilgili olarak, hem de ben sivrizeka avukatlardan paçayı kurtarmış olurum böylece :)

04 Kasım 2008 Salı

Fotoğrafın Karanlık Tarafı

...

...

Bu yazıyı, sayın Erdal Kınacı'nın Fotoritim dergisinde yayınlanan '' Işığı Hapsetmek'' isimli yazısına ithafen yazdım.


http://www.fotoritim.com/yazi/erdal-kinaci-bakis--isigi-hapsetmek


Almanya' da yıllardan beri yürürlükte olan bir kanun vardır. Bu kanuna göre Naziler tarafından gerçekleştirilen Holocaust ( Holokost- bakınız http://tr.wikipedia.org/wiki/Holokost ) inkar edilemez. Edenler hakkında yasal işlem başlatılır ve cezası genellikle hapistir.

Avrupa Birliği bu kanunu şimdi bütün üye ülkelerde hayata geçirmeye çalışıyor. Böylece bütün üye ülkelerde bu katliamı inkar etmek, yalanlamak kanunen suç kapsamına girecek. Buna, Avrupa'nın aydınları şiddetle karşı çıkmaktalar.

Bu kişiler aşırı, sağ görüşlü değiller. Bu entellektüellere göre, böyle bir konuda ancak tarihçiler belirli kıstasları koyabilirler. Onlara göre bir herhangi bir devletin veya bir hükümetin böyle durumlarda nihai saptamalarda veya cezai yaptırımlarda bulunması mümkün olamaz.

İfade özgürlüğünden de öte, bu tür yasaklamaların daha vahim sonuçlar yaratacağı gün gibi ortada. Buna en güzel veya en yakın örnek, Türkiye. Kanunlar, cezai yaptırımlar yardımı ile putlaştırmaya çalıştığımız insanların ve kurumların bundan daha büyük zarar gördüğü, yıprandığı, anlaşılmadığı ve sonuç olarak kabul görmediği, reddedildiği veya en azından yanlış algılandığı her gün yeniden tescilleniyor. Bu da, karanlık emelleri olan aşırı milliyetçilerin, radikal görüşlü tiplerin ekmeğine yağ sürmekten başka birşeye yaramıyor, ne yazık ki.

Sayın Erdal Kınacı' nın yazısında sözünü ettiği kanunlar, cezai yaptırımlar boyalı basın ( paparazzi ), günlük haber fotoğrafları veya benzeri sıradan fotoğraflar için geçerli olabilir. Ama bir sanatçı tarafından ortaya konulan, sanatsal içerikli çalışmalar için geçerli olamayacağını düşünüyorum.

Bu çalışmaların ne kadar iyi veya kötü olduğu ancak ve ancak konuya hakim olan uzmanların, bilirkişilerin ve diğer ilgili reseptörlerin takdirine kalmış bir tartışma konusudur.

Zurnanın zart dediği bir başka yere geliyoruz böylece.

Acaba, Türkiye' de bu gibi durumlarda karar yerine geçecek saptamalarda, önerilerde bulunabilecek, en azından tartışmalara gerçek anlamda yön verebilecek uzmanlar, bilirkişiler veya sanatsal yetkinliğe sahip kişiler var mı?

Türk Fotoğrafı' nın evrensel anlamda tek temsilcisi "Ben, dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekerim!" gibi yanlış anlaşılmalara meyil verebilecek tuhaf açıklamalarda bulunabiliyorsa,

" Hocaların hocası, Duayen" gibi ünvanlara sahip, akademik eğitimde yön belirleyen bir kişi, evrensel çapta kabul görmüş başka sanat dallarına yönelik dogmatik fikirler savunabiliyorsa,

Türk Fotoğrafını temsil etmek gibi büyük bir misyonu üstlenmiş olan belli başlı kurumlar, dernekler veya benzeri kuruluşlar, fotoğrafı ve fotoğrafçıyı ne idüğü belirsiz, şaibeli yarışmalara peşkeş çekmekle meşgul ise,

( Bunların arasında mutlaka doğru ve dürüst olanlarda var elbette, onları tenzih ederim- kimse kalkıp, "sen bütün yarışmalara ve misyonu doğru olanlara laf ediyorsun" demesin )

Bir Fotoğraf Fakültesinde eğitim veren, misyon taşıyan bir kurumda yöneticilik yapmış bir "fotoğrafçı" eğer böyle bir yarışmaya çalıntı bir fotoğrafla katılıp, derece alabiliyorsa,

İstanbul' da falan-fişmekan bir belediyenin düzenlediği '' en güzel lale fotoğrafı'' yarışmasında ecük-bücük ( ve hatta çalıntı ) fotoğraflara para dağıtan bir jürinin üyeleri isim sahibi, veya fotoğraf eğitimcisi olarak piyasada dolaşabiliyorsa,


insan ister istemez bazılarının Gücün ( Fotoğrafın ) karanlık tarafında olduğunu düşünebiliyor.

Her ne kadar, piyasada Darth Sidious'lar, Darth Vader'ler fink atsa da,

''Yoda'' olmasalar bile, lazer ışınlı kılıçları ile kutsal inekleri kesmekten kaçınmayan Jedi'ların varlığı bayağı rahatlatıcı.

Türk Fotoğrafı ölmemiş, ölmeyecek ama, son zamanlarda çok pis kokuyor.


24 Ekim 2008 Cuma

Faydalı Bağlantılar


...

http://www.meren.org/blog/

A. Murat Eren, fotoğraf üzerine bayağı kafa yoran bir insan. Ufkunuzun açılmasını istiyorsanız, okuyun, şiddetle tavsiye ediyorum :)

http://www.hakkiceylan.com/

Hakkı Ceylan, özellikle HDR konusunda çok ciddi çalışmalarda ve paylaşımlarda bulunan bir başka fotoğraf sevdalısı.
Diğer konulardaki tespitleri de kayda değer. Okumakta fayda var.

http://www.fotokritik.com/kullanici/singmus / http://photo.net/photos/mkduzgoren

Mustafa Kemal Düzgören, dijital düzenleme ve son zamanlarda Kızılötesi ( IR ) alanında yaptığı çalışmalarla, tekniğini, bilgi ve birikimini çok cömertçe paylaşan başka bir değerli insan. Çalışmalarını takip edip, feyz almakta ve öğrenmekte yarar var.


Zamanla diğer önemli ve faydalı bağlantıları paylaşmaya devam edeceğim. Faydalı bağlantılar listesine bakmanızı rica ederim.
...

Ruhtaki Edepsizlik ve Diyalektiğin Dibe Vurduğu Anlar

Daha önce bir forumda bu konuyla ilgili olarak rahatsızlığımı dile getirmiştim. Ufak bir ekleme yaparak yayınlıyorum.


RUHTAKİ EDEPSİZLİK ÖNCE DİLDEN SIZAR
..........................................................................................................................................................................

Son zamanlarda forum sayfalarında gittikçe artan iletişim bozukluğunun anasayfa ile ilgili sorunların daha da üstüne çıktığını düşünüyorum.

Konu başlıkları altında yapılan yazışmalar esnasında iletişimi koparan en büyük hatalardan biri de, insanların birbirine hitap şekli.

Adı, soyadı açık şekilde yazılmış olan bir kullanıcıya:

  • sadece rumuzuyla hitap etmek

  • karşınızdaki kişi daha önce mesafeyi belirlemişse ( siz ), bunu kaale almayıp mesafeyi aşmak ( sen )

  • Diyalog kurduğumuz kişinin yaşına, cinsiyetine, sosyal rolüne uygun olmayan hitap şekli ( örneğin, sizden

  • yaş olarak büyük olan birisine sadece adı ile hitap ( Aramızdaki mesafeye uygun olarak Sevgi değil, Sevgi Hanım – Ahmet değil, Ahmet Bey / Mesafe var ise, soyadı ile tabii ki )

  • Karşınızdakine sadece soyadı ile hitap etmek: Karasungur! ( Doğrusu, Sayın Karasungur )


  • Sayın kelimesini kısaltarak, adı ile küçük yazarak birleştirmek ( sn. Ulaş )

    Ya çok büyük cahilliktir, ya da karşınızdaki insanı küçümsemek ve ona hakaret etmektir.


Çok uzun yazıp kimseyi bunaltmak veya kızdırmak istemiyorum. Umarım vermek istediğim mesajı
anlatabilmişimdir.

İlgi duyulduğu taktirde, internette bu konuyla ( görgü ve nezaket kuralları ) alakalı bir çok kaynak bulunabilir.


Diyalektiğin Dibe Vurduğu Anlar

Belli bir konu hakkında fikir alış-verişinde bulunmak, tartışmak istiyorsunuz. Ve diyelim ki bunu, bir fotoğraf paylaşım sitesinin forum sayfalarında denemeye karar verdiniz. Ne yazık ki bu tür platformlarda tartışmayı istediğiniz kişileri seçme hakkınız yoktur. Karşınızdaki tartışma partnerinizin ( ! ) konuya vakıf olmadığını anlamanın ipuçları:

Sizin sorularınıza, savlarınıza cevap vermek yerine,

dini konulardan, kutsal kitaplardan örnekler vermeye çalışır ( Din, Allah, Peygamber, kitabımız şöyle buyurmuş...gibi )

Milliyetçilik ayaklarına yatar ( Sen Türk değilmisin, Sende Türk kanı yok, falan filan )

Sizin kaşınıza, gözünüze hatta çorabınıza sataşmaya başlar.

En son olarak, önce gizlice, takibinde açıkça tehdit etmeye başlar.

İletişim bozukluğu yaşayan bu psikopatları bizim tedavi etmemiz mümkün olmadığı için, ( Böyle platformlarda ekrandan ekrana tedavi imkansızdır ) en ufak işarette tartışmaya son vermek gerek.

Bu psikopatlar Fotoğrafın Zombilerinin Ordusunun en çok mide bulandıran neferleri olmaya adaydırlar.

Bu tipler doğal olarak '' Fotoğrafsal Irkçılık '' ta da yetenekli ve tecrübelidirler .

Fotoğrafsal Irkçılık terimini ilk ortaya atan kişi sanırım benim. Ne anlama geldiğini sonraki yazılarımdan birinde açıklamaya çalışacağım.

...

...Pozitif Proflar...


Bundan bir kaç gün önce bir tv programında iki profesör sohbet ediyordu.Bu sefer ki konu '' Positivizm '' idi. Ya da değil di, ben yanlış anlamışda olabilirim. Konuk felsefe hocası profumuz kendisine sorulan '' Positivizm nedir? '' sorusuna kısa ve mantıklı bir şekilde cevap vermek yerine, lafı sürekli hırıstiyanların bu konudaki başarısızlığına, islamın yüceliğine getirdi. Ama sanmayın ki, bu savını elle tutulur, anlaşılır, en azından yenilir ve yutulur argümanlarla desteklesin. Hayır, ezber şovu yapan bir papağan gibi, sürekli aynı cümleleri tekrarlayıp durdu.

Yarım saatlik bir program boşu boşuna heder oldu, gitti. Bu şekilde ziyan olan sadece tv programları olmasa gerek. İddiasına varım, bazı derslerde bu şekilde boşa kürek sallamakla geçiyor.


'' Positivizm nedir? '' merak edenler için:


Buradan başlayabilirsiniz > http://tr.wikipedia.org/wiki/Pozitivizm


22 Ekim 2008 Çarşamba

TÜRK FOTOĞRAFINDAN ESNAF MANZARALARI


Erdal Kınacı'nın tutuklanması sebebiyle açılan forum sayfalarına ve yazılan yazılara ithafen bazı notlar düşmüştüm. Bunlardan seçmeler:


Erdal Kınacı, tartışma konusu olan fotoğraflarıyla ve özellikle bu son hadiseyle birlikte aslında

TÜRK FOTOĞRAF ESNAFININ fotoğrafını çekti ve sergilemekte şu anda.


Hani şu belgesel fotoğrafçı olduğunu iddia eden, çektiği '' belgesel'' fotoğraflar etliye-sütlüye karışmayan, turist kartpostalları tadında olan, Erdal Kınacı'yı çektiği fotoğraflardan dolayı etik olmamakla suçlayan, daha da ileri gidip '' vatan haini'' ilan eden, ''ben bu işe yıllarımı verdim, Türk Fotoğrafına olan katkım ölçülemez, tartışılamaz'' içerikli/alt metinli ifadeler kullanan ama,

belgesel fotoğrafçılığın haber fotoğrafçılığı ile etle-tırnak olduğunu bilemeyecek veya kabul edemeyecek kadar cahil/artniyetli olan, omurgasız yaratıklar var ya, işte onların fotoğrafıdır bu yaşananlar.


Fotoğraf özgürdür, özgür kalmalıdır !



,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,


Türk Fotoğrafı için felaket dönemidir bu yaşananlar. Hiç kuşkusuz, fotoğraf tarihine kara bir sayfa olarak geçecektir.


Daha önce vermiş olduğum 2 örnek fotoğrafı baz alarak, basın özgürlüğü ve telif hakları ayrımı

ile ilgili sormak isterim:


Eğer Erdal Kınacı bu fotoğrafları sarı basın kartı sahibi olarak çekmiş olsaydı, bunlar başına gelmez miydi?


Belge ve sanat değeri taşıyan bu fotoğraflar daha mı değerli ve önemli olurlardı, bu suretlede bir tür dokunulmazlıkları mı olurdu?


'' Şeriatın kestiği parmak acımaz '' tadında yorum yapanlara bir tek sözüm var. Şeriatın ( veya kanunun, nasıl isterseniz öyle algılayın ) parmak kesmeye hakkı yok. Bu durumda, parmak kesmekten de öte, kafa koparmaya çalışılıyor. Bu ülkenin tarihi yargısız infazlarla, insanlık ayıbı olan idamlarla dolu.


Söz konusu kanunlar, insanlar tarafından üretilmiş. Gökten zembille inmemiş. Kendisi mükemmel, yani kusursuz olmayan insanların yarattığı kanunların, kuralların kusursuz olmadığı aşikar. Demek ki, kusurlu olan şeyleri değiştirmek mümkün ve hatta gerekli.


'' Şu anda kanunlar böyle, o yüzden siz siz olun, çalıştığınız modellere kağıt imzalatın, ben sadece stüdyoda şöyle ya da böyle çalışıyorum'' demek ne kadar gerçekçi ve mantıklı?


Şu anda yürürlükte olan kanunları ince eleyip, sık dokuduğumuzda, sizinde o, ya da bu fotoğrafda duvara toslamayacağınızdan emin misiniz?


Farzedin ki, stüdyoda modelli çalışıyorsunuz. Fotoğraflar çekildi. Ürün tanıtımı yapıldı. Modellerin giydiği ceketlerden ( tanıtımı yapılan ürün değil ) birisinin üreticisi sizi mahkemeye verdi. Siz çekim yapılırken, markaların görünmemesine dikkat etmiştiniz, ama ceketin tasarımı, kesim şekli, kumaşı, rengi veya başka bir detayından ötürü, hangi marka olduğu ispatlanabiliyor. Ne olacak şimdi?


Bu sadece bir örnek. Gerektiğinde yüzlerce verebilirim. Sivri zekalılık yaparım, modelleri çırılçıplak çekerim, dediğinizi duyar gibiyim.


Bu sefer de medeniyetten, çağdaş düşünceden nasibini alamamış, cinsellikle çok büyük sorunları olan bir tip, bu çıplak fotoğraflara olan alerjisini, çocuk- aile kavramlarını sokarak, sizi savcılığa şikayet etti diyelim.Fotokritikte sıkça rastladığımız bu tipler, eninde sonunda sizi de bulurlar.

Ne olacak şimdi?


Çıplak ( ! ) fotoğraf demişken. Bütün bu olanlardan ve Erdal Kınacı`nın insanlık haklarının nasıl ayaklar altına alındığını ve ne tür tahribatlar yarattığını gören, bundan gaz alarak,
Niko Guido, Ufuk Kıray, Mehmet Turgut ve benzeri fotoğrafçılara aynı olumsuzlukları yaşatmak isteyen sapıklar türedi mi ne olacak?


Adamlar zaten fırsat belliyor. Eğer kanunlar bu sapıkların eline böyle imkanlar verebiliyorsa, bu kanunlarda bir yamukluk vardır.


Bugünden itibaren, fotoğraf makinasıyla sokağa çıkan kişi, potansiyel suçlu ve sapık damgasını yiyecektir. Toplumunun belki de yarısının bu gözle baktığı, damgaladığı fotoğrafçının ne kendine, ne de topluma bir yararı olacaktır.


İçinde yaşadığımız yüzyıl kendisini tamamen görüntüyle ifade eden, tanımlayan bir zaman dilimi. Bilgisayarımızdaki webcam' den tutunda, cep telefonumuzdaki kameralardan, içinde bulunduğumuz, özel veya kamuya açık türlü binalardaki güvenlik kameralarından, sokaktaki binlerce güvenlik kameralarıyla kuşatıldığımız bir yaşam içindeyiz.

Sadece bu sebepten dolayı bile, özellikle görüntümüzle ilgili olarak kişisel haklarımızın sınırlarını yeniden sorgulamamız, değerlendirmemiz gerekir.


Bazen öyle durumlar vardır ki, kişisel haklarımız, toplumsal sorumluluklarımız karşısında sus-pus olmalıdır. Erdal Kınacı'nın fotoğraflarıyla belgelediği durumlar gibi örneğin.


Türk Fotoğrafı için faaliyet gösterdiğini söyleyen, dernek ve federasyon benzeri kurumları ve organizasyonları göreve davet ediyorum bu bağlamda.


Fotoğraf özgürdür, özgür kalmalıdır !




-----------------------------------------------------------------------------------------------------






Sanat, her zaman bilimin, teknolojinin, gelenek ve göreneklerin, toplumsal kuralların, kanunların ve benzeri kavramların bir adım önündedir. Bütün dünyada geçerli olan bir '' sanatsal özgürlük'' kavramı vardır.


Diğer sanat dallarında olduğu gibi, fotoğraf sanatıda en büyük darbeyi yine fotoğrafçıdan yemektedir. Sanatın ''sınırsızlığını'' kavrayamamış olan, esnaf zihniyetiyle üreten ( dikkatinizi çekerim, yaratan demiyorum ), yaptığı işe getirilen her türlü yasaklamaya, kısıtlamaya kayıtsız-şartsız eyvallah diyen,sınırlar hayranı olan ( genellikle sanatsal yetenek ve birikimleride sınırlı tiplerdir ) fotoğrafçılardır bunlar.


Bu tipler '' Bekçi Murtaza '' olmaya pek yatkındırlar.


En küçük fırsatta Bekçi Murtaza ses ve görüntü verir.


Ve fotoğraf kirlenmeye başlar.




Yazdığım her yazıya olduğu gibi bu yazıya da tepkiler aldım.


Yazımda, Türk Fotoğrafına en büyük darbeyi vuranların fotoğraf esnafının olduğunu iddia etmedim.


'' esnaf zihniyetiyle üreten fotoğrafçılar'' diye yazmışım.


Her iki ifade arasında uçurumlar var.


Sen anlamıyorsun diye,


'' Ali topu tut ''


'' Baba bana bisiklet al ''


'' Ayşe ip atla ''


modunda yazma gibi bir mecburiyetim yok benim.


21 Ekim 2008 Salı

Doğrudan ve Sanatsal Fotoğrafçılık


"1945 yılı sonrasında fotoğraf dünyası, yapılan bilimsel çalışmalar, sempozyumlar ve benzeri akademik toplantılar sonucunda, fotoğrafın
’’ Doğrudan Fotoğrafçılık ’’ ve ’’ Sanatsal Fotoğrafçılık ’’ olarak ikiye ayrıldığına karar vermiş. Kabul edilen noktalardan belki de en önemlisi, ’’ Sanatsal Fotoğrafçılık’’ kategorisinde bulunan çalışmalara uygulanan işlemlerin, yapılan müdahalelerin her şeklinin mübah olduğu yönünde olmasıydı."


Üstteki cümleler alıntı değildir. Tamamen bana aittir. Son 15 yıl zarfında fotoğraf alanında edindiğim bilgilere, aldığım derslere, kişisel araştırmalarıma ve elde ettiğim tecrübelere dayanarak kurduğum cümlelerdir.


Şimdi gelelim bazı kaynaklara:


Beaumont Newhall / Geschichte der Photographie (almanca) The History of Photography ( ingilizce)


Fotoğraf tarihinin belki de en önemli yapıtı

Beaumont Newhall hakkında bilgi için :http://en.wikipedia.org/wiki/Beaumont_Newhall



Fédération Internationale de l'Art Photographique (FIAP)

http://www.fiap.net/


http://www.dvf-fotografie.de/

Deutscher Verband für Fotografie e.V. ( Alman Fotoğrafçılar Birliği )

( Fédération Internationale de l'Art Photographique (FIAP) üyesi )


Deutsche Gesellschaft für Photographie e.V.

Alman Fotoğraf Topluluğu



DGPh ve diğer uluslararası organizasyonlar tarafından gerçekleştirilen bilimsel, akademik çalışmaların sonuçlarının derlendiği yayınlar:

Publikationen der DGPh

Bücher ( Kitaplar )
DGPh-Tagungsband „Digitales Bild - Bildung des Digitalen, Band II“
frame # 1 - 1. Jahrbuch der Deutschen Gesellschaft für Photographie
DGPh-Tagungsband „Digitales Bild - Bildung des Digitalen“
Zwischen Wissenschaft und Kunst – 50 Jahre Deutsche Gesellschaft f&uumlr Photographie
Fotografie im Zentrum – Centrum für Photographie (1999)
Otto-Steinert-Preis 1979 - 1998
30 Jahre Kulturpreis – Deutsche Gesellschaft für Photographie 1959
Zwischen Dokument und Abstraktion (1996)
Quo Vadis? Photographie in Medizin und Wissenschaft - Tagungsbände I bis
Zehn Jahre Deutsche Gesellschaft für Photographie e.V. 1951 – 1961
FORUM 150 Jahre Photographie

Hefte 1955 - 1970:
Prof. Dr. Robert Luther – zum Gedenken (1955)
Beiträge zur Frage des Urheberrechtsschutzes für die Photographie
Gefahren für die Photowirtschaft durch radioaktiven Atomzerfall (1956)
Albert Renger-Patzsch – Versuch einer Einordnung der Photographie (1960
Photographie und Wissenschaft (1961)
Von der Macht und Dienstbarkeit des Lichtes (1964)
Das Menschenbild in der Photographie (1965)
Photographie und Fernsehen – eine Dokumentation (1967)
Wo beginnt das Illigitime? Gedanken zur Spannweite der Photographie (1965)
Über das Schöpferische in der Photographie (1966)
Vom Sinn und Nutzen der Deutschen Gesellschaft für Photographie (1968)
Ausbildungswege zur Fotografie – Studie zur Situation der fotografische
Live-Photographie – eine neumodische Erfindung? (1969)
Grenze und Möglichkeiten der Photographie (1967)
Politiker, Photographen und die Pop-Generation (1970)

Schriftenreihe:
Band 1: "Die deutsche Photoliteratur 1839-1978"
Band 2: "Wie das Photo ins Buch kam" (1984)
Band 3: "Bibliographie der Photographie 1839-1984"
Band 4: "Fotografie Studium in Deutschland" (1993)


Konumuza en uygun çalışmalardan biri


DGPh-Tagungsband „Digitales Bild - Bildung des Digitalen, Band II“





2004 yılının kasım ayında gerçekleştirilen sempozyumun konusu ''High Dynamic Range Imaging“ (HDRI) „Image Based Lighting“ (IBL) idi. Bu tekniklerin fotoğrafta uygulanma ( pratik), akademik eğitimde en sağlıklı biçimde nasıl bir müfredat şeklinde olması gerektiği ve bu tür dijital çalışmaların etik sorunlarının dile alındığı ve sonuca varıldığı bu akademik çalışmanın belgelenmesinde emeği geçen bilim adamları ve sanatçılardan bazıları:



Christian Gapp und H.-Michael Jostmeier, seinerzeit Vorsitzender der DGPh-Sektion „Bildung und Weiterbildung“. Kunsttheorie (Peter V. Brinkemper, Andreas Schelske), konservatorische Aspekte (Martin Jürgens), die photographische Praxis (Horst Dieter Zinn) und den Bildjournalismus (Volker Lensch), Fragen des Urheberschutzes (Dirk Feldmann), die Bildproduktion (Roland Niggemeyer), die Ausbildung an Schulen und Universitäten (Johannes Kirschenmann, H.-Michael Jostmeier) sowie die Verwendung digitaler Technologien aus der Kinofilmproduktion (Axel Lempke, Christian Gapp).



Bunlar kaynaklardan bazıları. Kapsamlı araştırmalar sonucunda daha da fazla bilgiye ulaşmak mümkün. Türkçe kaynaklar bu konuda sınırlı, ''piyasada'' olanlarda pek bir dağınık. Bu yüzden sağlıklı, evrensel bilgilere sahip olmak çok meşakkatli oluyor. Burada da bu eksiği dolduracak eğitimli, sanatsal yetilere sahip kişilere iş düşüyor. Türk Fotoğrafını genellikle esnaf zihniyetiyle üreten insanlar temsil ettiği içinde, işimiz daha da bir zorlaşıyor. Ondan sonrada ortalıkta, vakıf olmadıkları konular hakkında ahkam kesen tiplere, tereciye tere satmaya çalışan andavallara rastlıyoruz. Amaçlardan çok, araçları tartışmak zorunda kaldığımız içinde, bu kadar debelenmenin sonunda dönüp baktığımızda, sadece bir arpa boyu yol aldığımızı görüyor ve hayal kırıklığına uğruyoruz. İster - istemez kendimizi Sisifos mutasyonu olarak hissedincede pes etmek zorunda kalıyoruz. Ve bu kısır-döngü bizi, bizden öncekileri ve bizden sonrakileri öğütmeye devam ediyor. Her geçen gün Fotoğrafın Zombilerinin Ordusu gücüne güç katarak, ilerlemeye devam ediyor...

...

20 Ekim 2008 Pazartesi

Şişedeki Ördek


...

Yıl 1995. Ünlü alman yazar Katja Lange-Müller, eşinin abisi olan, alman tiyatrosunun Bertolt Brecht' den sonra ikinci devi sayılan, şair, yazar ve yönetmen Heiner Müller' i ölümünden 8 gün önce hastanede ziyaret etmektedir. Bana kalırsa, yani benim şahsi görüşüme göre, Heiner Müller Brecht' den daha da önemlidir- çünkü Brecht sadece teşhis yöntemleri sunmakla sınırlı kalırken, Müller biraz daha ileri giderek teşhis ve tedavi çözümleri önermektedir.........Pardon, konumuzla alakalı değil, az kalsın konuyu dağıtıyordum.......... Hikayemize devam edelim.


Katja Lange- Müller aralık ayının 22' sinde Münih' de bir hastanenin kafeteryasında kaynı ile oturmaktadır. Heiner Müller çok ağır hasta olmasına rağmen, palto, ceket, atkısı ve Chenille kazağıyla sanki birazdan hastaneden çıkacakmış gibi bir tavır sergilemektedir. Gelin ve kayınço, köpüklü şarap ( piccolo ) yudumlarken, sohbet ederler.


Katja Lange- Müller, Harry isimli bir arkadaşının, Berlin' de bir hapishanede yatarken tanıştığı Tayvanlı bir karate hocasından dinlediği bir hikayeyi anlatır:


'' Bir zamanlar, bir Zen ustası ve öğrencisi varmış. Usta, diğer öğrencilerinde de olduğu gibi bu öğrencisinide sokaktan almış/ okumuşmuş......vsr.vsr. Bu öğrenci bir süre sonra ustanın en sevdiği, en akıllı, en güvenilir öğrencisi olmuş. Uzun yıllar bu ikili dere-tepe, dağ- bayır gezmişler.

Gündüzleri dolaşır, Kung Fu çalışır ve dilenir, geceleri ise tek kişilik çadırlarını kurup, rastgeldiği gibi uyurlarmışlar.''


( Ben hayatımda hiç çadırda uyumadım, nasıl bir duygudur, bilmiyorum....... Hay Allah, yine konu dışına çıktım... Hikayeye devam :)


''Bir sabah öğrenci çadırından dışarı çıktığında, ustasını önünde bir şişeyle Lotus pozisyonunda otururken görür. Yeşil renkli, uzun ve dar boğazlı, 2 litrelik bu şişenin içinde canlı bir ördek bulunmaktadır. Heiner, hangi cins ördek olduğunu sorar. Katja bilmediğini söyler. Usta öğrencisine, hiç alışık olmadığı bir sertlikte bakarak, bu ördeğin şişeye nasıl girdiğini sorar. Öğrenci ''ben yapmadım, benim suçum değil'' diye cevaplar ve ustadan okkalı bir tokat yer. Usta soruyu tekrarlar. Öğrenci eline şişeyi alır, evirir, çevirir, bu arada ördek dar şişe içinde çırpınmaktadır. Bir süre sonra ustasına '' hiç bir fikrim yok'' der ve anında karnına çok sert bir tekme yiyerek yere yığılır. Acı içinde kıvranmaya başlar. Heiner ördeğin yaşayıp, yaşamadığını sorar. Katja, ''evet, herhalde usta ekmek kırıntıları ve su verdiği için ördek ölmüyor'' der.


Kısa bir süre sonra usta sorusunu tekrarlar. Öğrencisi '' Her ne kadar senin kadar büyük bir usta olmasa da, çok büyük bir başka usta, büyük bir ihtimalle cam üfleme sanatında olan yetkinliğini göstermek için, ördeği çevreleyecek şekilde üflemiş olabilir'' der. Cam üfleme sanatında Türkiyenin çok önde olduğunu okumuştum bir kere. İçinizde bu sanat türüyle alakalı olanlar var mı? Tamam, tamam ''sevgili Ulaş, konuyu dağıtıyorsun'' dediğinizi duyar gibiyim. Kusura bakmayın :) Hikayeye devam:


Usta hafiften, dudağının kenarıyla gülümser, öğrenci gülümsemeye başlar. Usta aniden tekme-tokat girişir öğrencisine. Öğrencinin ağzı-burnu dağılır, dişleri kırılır, kanlar içinde çadırına çekilir ve ağlamaya başlar. Hem ağlar, hem de düşünür. Yıllardan beri yanında olduğu, kendisine şefkatli davranan, hep iyi geçindikleri ustasına ne olduğunu düşünmektedir. Aradan iki gün geçmiştir. Şişe içindeki ördek hem çırpınmakta, hem de ses çıkarmaktadır. Öğrenci, ustasının çıldırdığına kanaat getirmiştir. Hiç beklemeden ustasından ayrılması gerektiğine karar verir. Yoksa bu gidişle ustası onu öldürecektir. Büyük acılar içinde kıvranarak, geceleyin çadırdan dışarı çıkar. Niyeti, gizlice kaçmaktır.Fakat usta öğrencinin çadırı önünde oturmaktadır. Lotus pozisyonundan kalkarak, öğrencisinin yakasına yapışır. '' Söyle bakalım seni gidi aptal, sorumun cevabını buldunmu?'' der ve öğrencisini şiddetle silkelemeye başlar. Öğrenci can havliyle kendisini zor bela kurtarır ustanın ellerinden ve bağırmaya başlar '' Artık sen benim ustam değilsin, çıldırmışsın sen, ördeğin şişeye nasıl girdiği umurumda bile değil. Tek bildiğim, senin bana zarar verdiğin. Beni dövmeye, canımı acıtmaya hakkın yok. O yüzden gidiyorum ben! ''


Ben de beş yıl boyunca Kung Fu eğitimi ( Wing Tsun ) aldım. Bayağı bir dayak yedim bu süre zarfında. Öğrenciyi iyi anlayabiliyorum.


'' Ulaş Bey, konuyu yine dağıtıyorsunuz! ''


'' Tamam, özür dilerim :) Konuya devam.......


Ustanın birdenbire yüz ifadesi değişir, mutlu bir şekilde öğrencisine sarılır. '' Sevgili öğrencim. Çok mutluyum. Biraz uzun sürdü ama, en sonunda doğru düşünürek mantıklı karar verme yetisini kazandın gösterdin. Bundan sonra herşey güzel olacak''. Yanlış hatırlamıyorsam, bu isimle piyasada olan bir türk filmi vardı. Oyuncuları hatırlayan var mı, ben unuttum da.


'' Sayın Karasungur, abesle iştigal bu yaptığınız. Konuyu yine dağıttınız. Hikayeyi sabote ediyorsunuz. Ayağınızı denk alın. Şikayet edilip, askıya alınacaksınız''


'' Ööööfff, tamam yahu, abartmayın bu kadar. Ben sadece kafamdan geçenleri yazıyorum. İfade özgürlüğü denen birşey var, di mi ? '' Hikayeye devam........


Öğrenci ilk önce şaşırır, biraz duraksadıktan sonra, hocasına teşekkür eder. Dersini almıştır çünkü.


Katja, hikayenin bittiğini söyler ve Heiner' e '' ne kadar mantıklı bir hikaye değil mi ? '' der.

Heiner Müller, '' Öğrenci ( en geç ) gitmeden önce şişeyi kırsaydı, ördek bunlardan ( ustadan ve öğrencisinden ) kaçıp kurtulabilseydi, hikaye daha da mantıklı olurdu, bence'' diye cevap verir.

...


Merhaba


Daha önce muhtelif forumlarda paylaştığım yazıları bundan sonra bu sayfada bulabilirsiniz.

Bazı yazıları yeniden düzenlemem mümkün. Diğerlerini ise olduğu gibi buraya aktarmayı düşünüyorum. Konularım genellikle sanatsal ağırlıklı ( özellikle fotoğraf ) olacak. Ruh halim elverdiğinde başka konulara da değinebilirim.

Keyifli okumalar.

:)